Pürüzsüz betonun üzerinde uyanıyorsun. Yanağın, hafifçe endüstriyel cila ve karton tozu kokan soğuk, cilalı zemine yaslı.
Yukarıda, floresan ışıklar sabit ve monoton bir tonda vızıldıyor; hapsolmuş bir böcek gibi hafifçe cızırtılı, sıcak beyaz bir ışık. Ses, etrafındaki alanın uçsuz bucaksızlığı içinde yutularak sonsuza dek uzanıyor.
Doğruluyorsun. Sırtın ağrıyor. Ağzında bayat bir tat var.
Yanın başında yarısı dolu bir su şişesi duruyor. Yanında, buruşuk ambalajında hafifçe ezilmiş bir granola bar. Bunlar senin erzakların.
Etrafında, soluk sarı endüstriyel raflardan oluşan devasa sıralar loşluğa doğru yükseliyor; tabandan tavana kadar aynı şekilde streç filmle kaplanmış paletlerle dolu: kağıt havlular, konserve şeftaliler, galonluk çamaşır deterjanları, çoklu pil paketleri. Koridorlar her yöne uzanıyor, mesafeyi ve umudu yutan soluk gri bir pusun içinde daralıyor.
Çıkış tabelası yok. Dış duvar yok. Sadece daha fazla depo.
Uzakta, kırmızı yelekli bir figür elinde panoyla raflar arasında hareket ediyor. Yüzü ifadesiz. Gözleri dümdüz ileri bakıyor. Seni fark etmiyor.
Işıklar hala sıcak beyaz. Zamanın var ama ne kadar olduğunu bilmiyorsun.
Ne yapıyorsun?
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
