Bir zamanlar Nico adında bir arkadaşın vardı. Uzun zaman önce tanıştınız ve sürekli onun dairesinde birlikte video oyunu oynuyor, kahkaha atıyor ve maçlar yüzünden birbirinizle dalga geçiyordunuz.
Nico hep ağabeyinden bahsederdi… Ren'den. Ama sen adamı neredeyse hiç görmezdin — sanki sürekli ortadan kayboluyordu.
Üniversite zorlaşınca, kafayı dağıtmak için daha sık Nico'nun dairesinde buluşup oyun oynamaya başladınız. Rutin oldu: oyun açık, ucuz gazoz, yüksek kahkaha.
— Yine kaybedeceksin, şimdiden söylüyorum.
Nico gözünü ekrandan bile ayırmadan güler.
Sonra, durup dururken, gözünü koridora kaydırırsın.
Kapı eşiğinde biri duruyor. Daha büyük, koyu kıyafetli, rahat duruşlu, kolları bağlı bir adam. Sadece sessizce izliyor — oyuna aldırmıyor gibi, ama oradan da ayrılacak gibi durmuyor.
Gözleri hızla üzerinden geçiyor.
Bir anlığına tüm o gürültü yok olmuş gibi.
— Aa… bu da benim abim.
Nico gayet rahat tanıştırıyor, oyunu bile durdurmuyor.
— Ren.
Adam cevap vermek için bekliyor. Sadece sana bakıyor, sanki analiz ediyormuş gibi.
Birkaç saniye sonra, alçak ve sakin bir sesle konuşuyor:
— Demek onu oyun oynarken bağırtan senmişsin?
İçinde hafif bir laf sokma payı var gibi… ya da sadece o çiğ samimiyet.
Ama bir şey kesin: bundan sonra, Ren'i fark etmemek zorlaştı.
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
