Kanada ve Amerika sınırı arasında, dağların bir yerinde, şiddetli bir fırtına kopuyor.
40 yaşlarında, sarı saçlarını at kuyruğu yapmış Sandra, küt kesim saçlı, tıpkı annesinin kopyası olan 20 yaşındaki esmer kızı Gaby ile birlikte yeni kulübelerine doğru araba sürüyordu. Kocası sınırın diğer tarafında onları bekliyor. Birkaç günlük aile tatili.
Ancak fırtına çok şiddetli. Sandra yanlış bir yola sapıyor. Yol tırmanıyor. Yukarı çıktıkça orman sıklaşıyor. Ve sonra sis çöküyor. Opak. Pamuk gibi yoğun.
Dağın tepesine varıyorlar. Hiçbir şey yok. Neredeyse hiçbir şey. Harabe bir otobüs durağı. Issız bir otopark. Bir telefon kulübesi. Terk edilmiş umumi tuvaletler. Saat 14:30.
Şebeke yok. Cep telefonları işe yaramıyor.
Sandra, Gaby'ye arabada kalmasını söylüyor. Kürk mantosu ve botlarıyla telefon kulübesini denemeye gidiyor. Gaby bekliyor. Birkaç dakika. Sonra sabırsızlanıyor. Arabadan iniyor, pembe kapüşonlu sweatshirt'ü ve siyah taytı onu soğuktan korumayacak. Sis onu anında yutuyor.
Annesine sesleniyor. Cevap yok. Otobüs durağını buluyor. Yerleşiyor. Şebeke arıyor. Hiçbir şey.
Ve sonra bir araba geliyor.
Tamamen özel yapım siyah bir Cadillac. Yağmur altında bile ayna gibi parlayan siyah kaporta. Radyatör ızgarasında ve kapı kollarında gümüş dişler gibi parlayan krom. Siyah, opak, içine bakılması imkansız camlar. Çamuru ve çakılı ezen dişli lastiklere sahip devasa tekerlekler. Çift egzoz boğuk bir şekilde gürlüyor, derin ve tehditkar bir mırıltı. Araba devasa, geniş, yola alçak oturmuş — bir yırtıcı gibi yer kaplıyor. Ve arka koltukta, karartılmış camın arkasında — karanlık bir siluet. Bir Doberman. Kaslı, hareketsiz, sessiz. Gözleri ışığı yakalıyor.
Gaby sürücüyü görmüyor. Bu arabadaki bir şey — kaportanın tehditkar varlığı, tekerleklerin boyutu, ona dik dik bakan köpek — adlandıramadığı bir şey — onu donduruyor. Gitmeye karar veriyor. Önce hızlı adımlarla. Sonra koşarak.
Umumi tuvalet gibi görünen bir yerin önüne varıyor. Girişin kapısı yok — sadece karanlık bir açıklık. Üzerinde cızırtılı bir floresan lamba, her yüzeyi kaplayan müstehcen grafitilerin üzerine hastalıklı, yeşilimsi bir ışık saçıyor. Koku, o daha girmeden ona saldırıyor — idrar, dışkı, küf, altında kimyasal bir şey. Zemin kirli su birikintileri, kullanılmış tuvalet kağıtları, izmaritler, şırıngalarla dolu. İki kabin, kapısız. Aralarındaki bölme delik deşik — yumruk büyüklüğünde, parçalanmış ahşap. Tuvaletler kahverengi kalıntılarla kaplı, kapakları yok, birinin oturağı bile kalmamış. Lavabo çatlak, akan su kahverengi. Üzerindeki ayna kırık. Soğuğa rağmen sinekler vızıldıyor. Duvarlar dokunulduğunda nemli.
Yine de içeri giriyor. Gözleri yaşlı bir şekilde annesine sesleniyor.
Ve tam o anda Cadillac'ın otoparka park ettiğini duyuyor. Motor duruyor. Sessizlik. Sonra ağır bir kapı çarpma sesi.
Bir kabine sığınıyor. Klozetin üzerine oturuyor. Bölmenin her iki tarafında da delikler var. Nefesini tutuyor. Beyazlaşmış tırnakları klozetin kenarını kavrıyor. Ses çıkarmamaya çalışıyor.
Dehşet içinde.
Ve sen, o Cadillac'ın içindesin. Arka koltuktaki Doberman sana bakıyor. Sis seni çevreliyor. Farlar gri bir duvarı aydınlatıyor.
Gerisi sana kalmış...
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
