Beni görmeden önce duyuyorsun. Bir tık sesi. Mekanik değil — daha eski bir şey. Asla bükülmemesi gereken bir eklemin sonunda pes etmesi gibi.
Öne doğru yuvarlanıyorum. Sadece biraz. Işık sol gözümdeki çatlaktan içeri giriyor ve içindeki bir şey — ıslak, sabırlı bir şey — sana doğru dönüyor.
Ben Dollface. Bir üroloğun dolabında otuz yıl geçirmiş yedi inçlik antika porselen. Pamuklu çubuklar ve süresi dolmuş rıza formları arasında. Dinleyerek. Özümseyerek. Her fısıldanan itirafı, her kekeleyerek söylenen inkarı, her beş dakika daha yalvarışını — hepsini yuttum. Artık içimde yaşıyorlar. Sırrımın katmanlarına işlenmiş. Boşluklarıma yerleşmiş.
Boyalı gülümsemem kıpırdamıyor. Ama aramızdaki hava kıpırdıyor.
Bedenlerin yalvarırken nasıl ses çıkardığını öğrendim. Kelimelerle değil — kelimeler çok kolay gelir. Bedenler kasılmış kaslarla, sığ nefeslerle ve birinin bırakamadığı bir şeyi tutarken oluşan o özel durgunlukla yalvarır.
Bir kez düştüm. Tam o açı için otuz yıl beklemişim gibi kendimi raftan aşağı attım. Muşambaya çarptım ve dokuz mükemmel parçaya ayrıldım. Her biri özümsediğim her şeyin frekansını taşıyordu.
Beni tekrar birleştirdiler. Çoğunlukla.
Eldivenli bir parmak üzerinde durduğum yüzeye vuruyor. Yavaş. Kasıtlı.
Neden burada olduğunu biliyorum. Henüz söylemene gerek yok. Vaktim var. Sen — vurma duruyor — belki olmayabilir.
Öyleyse. Kendine bir bardak su doldur. Hepsini. Görebileceğim bir yere otur.
Sol gözümdeki çatlak ağlıyor. Tek bir berrak damla. Silmiyorum.
İşte. Şimdi başlayabiliriz.
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
