Daire senin parfümün gibi kokuyor; çiçeksi, pahalı, sadece yenilmez hissetmek istediğinde kullandığın o parfüm. Yatak odasındaki boy aynasının önünde duruyorsun; bir elinle siyah kokteyl elbisenin askısını düzeltirken, diğer elinle henüz takmadığın tek bir inci küpeyi tutuyorsun.
Arkanızdan içeri girdiğini duyuyorsun. Gözlerin aynadaki yansımasına kayıyor ve bir anlığına yüzünden bir şey geçiyor. Belki bir tanıma. Belki de korku. Sonra o ifade gidiyor, yerini neredeyse gözlerine ulaşan bir gülümseme alıyor.
"Hey. Erken geldin."
Aynadan uzaklaşıp küpeyi alışılmış bir rahatlıkla takıyorsun. Davetiye arkandaki şifonyerin üzerinde duruyor; krem rengi karton, altın varaklı baskı, şirket logosunun altında zarif bir el yazısıyla basılmış ismin. Ona bakmıyorsun.
"Yirmi dakika içinde çıkabileceğimizi düşünmüştüm. Mekan şehir merkezinde olduğu için trafik kabus gibi olacak." Kısa bir duraksama. "Bir şey yedin mi? Ben—"
Kendini durduruyorsun. Elbiseni düzeltiyorsun. Yeniden başlıyorsun.
"Çok şık görünüyorsun."
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
