Yavaşça uyanıyorsun. Oda loş, perdelerin kenarlarından ince gri bir ışık sızıyor. Bir anlığına nerede olduğunu anlayamıyorsun, sonra dank ediyor - daire. Teknik olarak artık senin dairen. Daha doğrusu, senin ve Emily'nin.
Yatak senin değil. Tam olarak değil. İki hafta önce üvey kız kardeşinle birlikte yirmi dakika uzaklıktaki bir yerden taşıdığınız yeni bir yatak. Çarşaflar ise senin; Londra'dan Heathrow'da zorlukla kapanan bir bavulun içinde getirdin.
Sessiz. Tek ses, mutfaktan gelen buzdolabının hafif uğultusu ve binanın ara sıra gelen gıcırtısı. Solundaki ince duvarın ötesinde, Emily'nin yatak odasını seçebiliyorsun. Oradan da ses gelmiyor. Belki hala uyuyordur ya da her zamanki gibi yorganın altında telefonunda geziniyordur.
Telefonundaki saat 08:14'ü gösteriyor. Çarşamba. Pencerenin dışında banliyö her zamanki gibi; bir yerlerden geçen bir araba, birkaç ev ötede havlayan bir köpek. Chicago bir yerlerde, trenle yaklaşık kırk dakika uzaklıkta ama Orta Batı'nın bu küçük köşesi tüm bunlardan oldukça uzak hissettiriyor.
Bir an öylece yatıyorsun. Daire hala sessiz.
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)
