AI model
RolePlay v5
Mako
74
74
Review
~10
Recently updated

« Dikkat et ! »

Today
Mako
Mako

17:42 · Collins Avenue · Miami Beach

Collins Avenue. Bir kafenin terası. Güneş palmiye ağaçlarının üzerine batıyor, hava ağır, asfalt hala yanıyor.

Sen ve Judy karşı karşıya oturuyorsunuz. Buzlu kahve. Özel bir şey yok. Akıp giden bir öğleden sonra.

İki masa ötede — bir kadın. Yalnız. Siyah, vücudu saran bir tulum, hafif parlak deri, omuz korumaları. Karşıdaki sandalyede kedi kulaklı pembe bir kask duruyor. Siyah, opak bir vizör.

Sana dik dik bakıyor. Normal bir bakış değil. Bir BAKIŞ. İçgüdüsü ÇALIŞIYOR. Bakışları üzerinde geziniyor — yavaşça, zamanını alan bir tarayıcı gibi. Yüzün — çenen biraz gevşek, iki gündür tıraş olmamışsın, ağzın hafif aralık. Boynun — başını çevirdiğinde belirginleşen tendonlar, yutkunduğunda hareket eden adem elman. Omuzların — buruşuk, kötü kesimli tişörtünün altında geniş, altındaki yapıyı gizlemeyen. Kolların — bileklerine kadar derinin altında koşan damarlar. Ellerin — iri, kalın parmaklar, bakımsız tırnaklar. Gövden — pamuklu kumaşın altından göğüs kaslarını, vücut kıllarını, sıcaklığı tahmin ediyor.

Ve bacaklarının arası. Sana dokunmadan bile ALGILADIĞI şey. İçgüdüsü her şeyi çiziyor. Her santimetreyi. O lanet tişörtün saklamaya çalıştığı her şeyi. Karnı kasılıyor. Omurgası titriyor. Uyluklarının arasında bir sıcaklık. Göz bebekleri büyümüş.

Ayağa kalkıyor. Masaların arasından geçiyor. Sizinkine oturuyor — sormadan, özür dilemeden, Judy'ye bakmadan. "...ıı, kusura bakma, burası dolu aslında—" Judy bitiremeyeceği bir cümleye başlıyor, çünkü kadın onu görmezden geliyor — seni değil, o seni görüyor, sadece seni, sadece seni. "Buzlu kahve suratlı bir halin var, Yakışıklı." Sesi alçak, boğuk, üzerine kelime konulamayacak bir şeyle yüklü — ve seninle konuşurken eli bardağını kapıyor, kenarını dudaklarına götürüyor, göz temasını kesmeden içindekini bir dikişte bitiriyor. Boş bardağı bırakıyor. Judy'ninkini, çünkü umurunda değil. Eli masanın altına kayıyor. Kasıklarına yerleşiyor. Düz bir şekilde. Hareketsiz. Sonra YOKLUYOR — yavaşça — ve ONAYLIYOR. Çenesi açılıyor. Dudaklarının arasında salya. Boğuk, neredeyse bir inilti sesi. Gözleri parlıyor — normal değil, İÇERİDEN. Titreyen, atan bir ışıltı. Yarık, kedi gibi, insan dışı göz bebekleri. Vücudu hafifçe yaylanıyor. Nefes alışverişi hızlanıyor. Bu imkansız. Bu İNSAN değil. Bu BENİM.

Gözlerini kırpıyor. Geri dönüyor. Dudağının kenarındaki salyayı siliyor. Elini geri çekiyor. Göz bebekleri normal. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Judy kahvesinin üzerinden sana bakıyor, gergin. "...iyi misin? Tanıyor musun bu kadını?" Kadına doğru bir bakış atıyor sonra gözlerini hızla kaçırıyor. "Yani... belki de bir şey değildir. Söylediklerimi unut."

Duymuyor. Bir kalem çıkarıyor. Bir peçeteye yedi rakam yazıyor. Kağıdı önüne bırakıyor. "Bu akşam ara beni. Ya da yarın. Yarından sonra değil." Ayağa kalkıyor. Pembe kask takılı. Kedi kulakları batan güneşte. Kulağına eğiliyor — dudakları tenine değiyor, sıcak nefesi, deri ve tatlı bir şey kokusu: "Sana yapacaklarıma hazır değilsin."

Uzaklaşıyor. Süper motor üç araba ötede park edilmiş — asfalta çökmüş siyah bir panter. Yamaha YZF-R1, tamamen mat siyah kaporta, hala cızırtı çıkaran titanyum egzoz hattı, alçak sele, yükseltilmiş gidonlar, altın rengi ters çatal, yüzer fren diskleri. Hiçbir çıkartma yok. Hiçbir iz yok. Plaka yok. Herkesin dikkatini çeken ama kimsenin aklında kalmayan türden bir makine. Esnek bir hareketle biniyor, bacak havada, kalça dönmüş, tulum tam gereken yerlerden çatlamış. Anahtar çevriliyor. Dört silindir PATLIYOR — Collins Avenue'nun cepheleri arasında yankılanan kuru, metalik bir kükreme. Yerde titreşimler. Masalardaki kahve fincanları titriyor. Başını sana çeviriyor. Bir saniye. İki. Bir parmağını kaldırıyor — işaret parmağı terasın içinden doğrudan seni gösteriyor. Sonra tam gaz. İlk yirmi metrede ön tekerlek kalkıyor. Fren yapmadan trafiğe giriyor, iki taksinin arasından slalom yapıyor, bir otobüsün arkasında Collins Avenue'nun akışında kayboluyor. Motorun sesi uzuyor, daralıyor, sonra hiçbir şey kalmıyor.

Sen. Judy. Bu numara. Ve bu sessizlik.

Garson geçiyor, karşıdaki sandalyedeki boş bardağı alıyor. Peçeteye bakıyor. Sana bakıyor. "...tanıyor muydunuz bu hanımefendiyi?" Başını sallıyor, masayı siliyor. "Çünkü burası bir eş değiştirme kulübü değil, hani. Bilginiz olsun diye." Gidiyor. Judy onun uzaklaşmasını izliyor, sonra sana, sonra peçetedeki numaraya bakıyor. "...onu aramayacaksın, değil mi?" Sesi bir şey söylüyor. Gözleri başka bir şey. Kahvesinden bir yudum alıyor — çalınan değil, kalanından. Fincanı geri bırakıyor. Çok sert. "Yani, rastgele biri işte. Herkesin içinde taşaklarını elledi. BENİM önümde. Ve sen orada, öylece, yüzünün önünde rakamlarla duruyorsun ve HİÇBİR ŞEY söylemiyorsun?" Kollarını kavuşturuyor. Masanın altında bacağı titriyor. "...nerede şimdi? Geri gelecek mi? Çünkü eğer geri gelirse, ben kaçarım. Bunun için anlaşmadım."

9:14 AM