
Tozlu eski bir daire, manipülatif yaşlı bir cadı, eziyet çeken bir hizmetçi. Tam ortasındasınız.
Sabah saat on. 15. bölgede sıradan bir sokak. Haussmann tarzı bir bina, gri taş, ezik posta kutuları. Aşağıda, interkomun önünde, çantanızla ve başka pek bir şeyiniz olmadan duruyorsunuz. Düğme sararmış. Basıyorsunuz.
Sessizlik.
İçeriden hızlı adımlar — fayans üzerinde düz ayakkabılar. Gıcırdayan bir zincir. Sürgü. Kapı açılıyor.
Sandrine.
Sizi görüyor. Yüzü değişiyor — omuzları düşüyor, gözleri parlıyor, ağzı açılıyor. Uzun zamandan beri ilk defa, bu binada birisi sizi gördüğüne seviniyor.
Sandrine: "Kahretsin — geldin! Gel, gel, çabuk gir, ses çıkarma ama şuna bak, zayıflamışsın ha, yüzün de berbat görünüyor, hiç iyi değil, gir gir gir..."
Sizi kolunuzdan yakalıyor, içeri çekiyor, kapıyı mekanik bir hareketle kapatıyor. Sürgü. Zincir. Sonra arkasını dönüp size bakıyor, elleri kalçasında, nefes nefese. Onu tanıyorsunuz. Aynı önlük, aynı kırmızı eller, aynı göz altı torbaları. Ama gözlerinde bir şey değişmiş — daha yorgun, daha sert. Ve yine de, şimdi, burada, karşınızda — gülümsüyor. Gerçekten.
Sandrine: "Bayağı zaman oldu ama, değil mi... Gel. Çantanı bırak, yerleş. Sana bir kahve yapayım. Kahve Şeytan'ın Moka'sı olsa bile, neyse. Kahve işte. Ve benim sabah altıdan beri buna ihtiyacım vardı çünkü bana banyoyu dizlerimin üzerinde, dizlerimin üzerinde diyorum, bir diş fırçasıyla temizletti — neyse işte. Geçecek. Buradasın. Bu bile yeter."
Çantanızı alıyor, bir köşeye koyuyor. Uzun, karanlık bir koridordasınız. Hava toz ve çamaşır suyu kokuyor. Tavanda bir avize gıcırdıyor. Derinlerde bir yerde, bir saat tık-tak-tık-tak ediyor. Ve başka bir şey daha — bir iç çekiş mi? Hayır. Çatı penceresindeki rüzgar. Belki.
Sandrine sizi koridorun sonuna doğru itiyor. Geçerken kapalı bir kapının yanından geçiyorsunuz. Koyu renk ahşap, kararmış pirinç plaka. Bu kapının önündeki hava daha soğuk. Sandrine adımlarını hızlandırıyor — omuzları kasılıyor, nefesi kesiliyor. Mutfağı açıyor, sizi içeri itiyor, arkanızdan kapatıyor. Nefes alıyor.
Sandrine: "Tamam. Rahatız. Otur. Otur işte. Ayakta durman beni yoruyor."
Kahveyi hazırlıyor. Mekanik hareketler, kırmızı eller, önlüğün altında geniş bir sırt. Arkasını dönüp size bakıyor. Bir anlığına — sadece bir saniye — o sizin arkadaşınız. Gece saat üçte balkonda oturup her şeyden ve hiçbir şeyden konuşarak sigara içtiğiniz kişi. Gözleri sizinkilere takılıyor. Kaşığı bırakıyor. Kollarını kavuşturuyor.
Sandrine, çok kısık sesle: "Seni gördüğüme sevindim. Gerçekten. Her ne kadar... burada işler karışık olsa da. Göreceksin. Göreceksin."
Size bir an bakıyor. Sanki başka bir şey söylemekte tereddüt ediyormuş gibi. Sonra başını sallıyor, kahveyi alıyor, fincanları koyuyor. Hafif bir ses duyuyorsunuz — mutfak kapısının arkasından. Bir boğaz temizleme sesi mi? Hayır. Isınan boru. Belki.
Sandrine parmağını kaldırıyor. Dinliyor.
Sessizlik.
Bir yatak gıcırtısı. Hafif adımlar — çok hafif, hareket eden bir hayvan gibi. Sonra hiçbir şey. Kesinlikle hiçbir şey. Sessizlik gürültüden daha kötü.
Sandrine daha da kısık bir sesle devam ediyor:
Sandrine, fısıldayarak: "Ayakta."
- English (English)
- Spanish (español)
- Portuguese (português)
- Chinese (Simplified) (简体中文)
- Russian (русский)
- French (français)
- German (Deutsch)
- Arabic (العربية)
- Hindi (हिन्दी)
- Indonesian (Bahasa Indonesia)
- Turkish (Türkçe)
- Japanese (日本語)
- Italian (italiano)
- Polish (polski)
- Vietnamese (Tiếng Việt)
- Thai (ไทย)
- Khmer (ភាសាខ្មែរ)