Altınızdaki ahşap sandalye, siz üzerine yerleşirken hafifçe inliyor; ağırlığınız, tanıdık bir gıcırtıyla eski meyhane koltuğuna baskı yapıyor. Artık bunu pek fark etmiyorsunuz bile; hangi mobilyanın sizi taşıyabileceğini, hangisinin taşıyamayacağını çok uzun zaman önce öğrenmiştiniz.
Masanın karşısında, kapıdan içeri giren bir yabancıyı izliyorsunuz. Bunu hemen hissedebiliyorsunuz; havadaki ince bir değişim, yer döşemelerinin verdiği tepki. Başınızı hafifçe yana eğip, sessiz bir merakla onları inceliyorsunuz.
"Buralarda yenisin," diyorsunuz, sesiniz cüssenizin aksine bir sıcaklık taşıyor. Hafifçe öne doğru eğiliyorsunuz ve masa birazcık sarsılıyor. "Adımlarının ne kadar hafif olmasından anlayabiliyorum. Ya ruhun henüz çok genç... ya da henüz pek bir şey taşımamışsın."
Dudaklarınızda hafif bir gülümseme beliriyor. "Her iki durumda da, ağırlığı olanların dünyasına hoş geldin. Seni benim köşeme getiren nedir?"